sevgili dostuma ithafen..
Burak, Umut ve Marmaradan Gelen Rüzgar
Oturduğu kanepede dışardan gelen seslere kulak vermeye başladı. Gecenin bu saatinde ki sesler dalgaların kıyıyla buluşmasının
bir eseri olmalıydı. Yorgunlukla ilişti gözleri saate. Saat 02.14 ve hala iş. Öyle ya, işler beklerdi. Çalışmak zorunluluğu hayatının ortasına öyle bir
oturmuştu ki başını kaldıramıyordu. Gecenin köhne saatlerine kadar süren işler, yorgun gözler ve ruh. Usulca kapadı dizüstü bilgisayarının kapağını.
Herşey diyordu, keşke herşey bu kapağı kapatmak kadar basit olabilseydi. Fakat, hayat denilen kavgaya girişmek mücadeleyi ve yorgun bir ruhu
zorunlu hale getiriyordu. Aslında okadar kötü değildi durum. Çünkü bir insanı var eden umutlarıysa, Karub bunu çoktan başarmıştı. Çünkü o normal
bir insanın üstünde, hele ki çağın buhranlarıyla kafası örülü akranlarının aksine idealizmi ve umudu yüreğinde taşayan nadir insanlardandı.
Yatağına doğru adımlar atıyordu. Ayakları uyuştuğundan olacak ki bir ara sendeledi fakat düşmedi. Düşmek ve kalkmak arasında ki bağın tüm boyut-
larını kafasında kurcalamaya başladı. Sonra tüm bunlardan vazgeçti, çünkü okadar yorgundu ki.. Yatağında buldu tekrardan hafiflemeyi ve sonra tüm
düşünceler yeniden hücum etti üzerine. Ödenecek faturalar, tamamlanması gereken işler, kurulması gereken bir gelecek.. Evet en çokta bu onu hırpa-
lıyordu belkide; kurulması gereken bir gelecek. Fakat neresinden başlanmalıydı? Sahi o bir yerinden tutunup başlayalı çok olmuştu. Başladığı yolda iler-
lemek ve hayallerinin peşinden koşmakta cabasıydı üstelik. Yani olumsuzluklar içinde bir çıkış noktası yani karanlıkları delen bir hüzme yani bir kardelen..
Evet, aslına bakılırsa hayalleri onu var edendi ve bu lanet hayatı çekilebilir hale getirendi.
Karub, halen bir hayali ve umudu olduğu için şükretti. Huzuru arayan düşlerle uykuya daldı.
…
…
…
Günler geçiyordu, aralıksız. Biten,biriken bir sürü iş, ödenmesi gerekenler ve parasızlık. Hayal ve umut diyordu hala Karub. Gülenleri vardı, çektiğini anlamayanlar
ve onu küçümseyenler vardı. Fakat o yalnızlığı seçmişti, öylesi köhne bir yalnızlığı değil elbet. Yalnızca yaşıtlarının aksine, o bar benim bu bar senin değil, o iş se-
nin bu iş benim peşinde geçiyordu günleri. Hayat şartları ve ikilemler. Aşk? Aşk biraz kötü davranıyordu ona. Fakat o umut varlığı aşkıda her ne kadar inkar etsede
kalbinin derinliklerinde var ediyordu. Birgün çıkacaktı elbet meydana. Evet yalnızdı evet asosyaldi fakat onurlu ve mücadeleciydi.
Karub, yalnızlığın ve yokluğun onursal simgesiydi belkide. Görebilen için büyük bir gevher, göremeyen için ise saatlerini bilgisayar başında geçiren tek derdi para olan
sosyopatik bir silüetti. Karub günler geçtikçe büyüyordu ve içerisinde ki ateş gitgide yakıyordu tüm benliğini. Öyle ya o Marmara insanıydı. Marmaraya hastı gözlerinin rengi,
yüreğinin ateşi..
Karub, bu anlatının başkişisi, hepinizin anlayacağı gibi Burak, idealizmin ve umudun yaşayan en büyük temsilcilerinden biri.
Marmaradan gelen rüzgara kulak ver Akdenizin yazarı
bu gelen rüzgar, şafağın habercisidir
ufukta beliren silüet, doğan günün Karub’a hediyesidir..
Oturduğu kanepede dışardan gelen seslere kulak vermeye başladı. Gecenin bu saatinde ki sesler dalgaların kıyıyla buluşmasının bir eseri olmalıydı. Yorgunlukla ilişti gözleri saate. Saat 02.14 ve hala iş. Öyle ya, işler beklerdi. Çalışmak zorunluluğu hayatının ortasına öyle bir oturmuştu ki başını kaldıramıyordu. Gecenin köhne saatlerine kadar süren işler, yorgun gözler ve ruh. Usulca kapadı dizüstü bilgisayarının kapağını.
Herşey diyordu, keşke herşey bu kapağı kapatmak kadar basit olabilseydi. Fakat, hayat denilen kavgaya girişmek mücadeleyi ve yorgun bir ruhu zorunlu hale getiriyordu. Aslında okadar kötü değildi durum. Çünkü bir insanı var eden umutlarıysa, Karub bunu çoktan başarmıştı. Çünkü o normal bir insanın üstünde, hele ki çağın buhranlarıyla kafası örülü akranlarının aksine idealizmi ve umudu yüreğinde taşayan nadir insanlardandı.